gallery

6 Haziran 2010 Pazar

YOL VERMEK


Geçen hafta o kadar yoğun geçti ki , işe git eve gel derken rutine bağladım kendimi. Hafta sonu hazır hava güzelken bir dolaşayım dedim semtimin caddelerini. Yağmur sonrası havanın sıcaklığına aldanıp insanlar sokaklardan taşıp caddelere boşalıyordu o kadar kalabalıktı sokaklar işte gerisini siz düşünün.
Normal bir insan gibi yürüyorum hiç bir tuhaflık yok halimde ama insanlar üzerime üzerime nasıl geliyor anlatamam! Sokağın sonunu tam çıkmıştım ki , bir teyze gördüm karşımda bana doğru geliyor sol taraf sıkışıktı sağa kaydım yol vermek için rahat geçsin diye. Teyzede aynı anda sağa yöneldi.İstem dışı yol vermek amacıyla bende sola yöneldim mecburen, bu seferde güzel teyzem sola yönelmez mi? Dayanamadım,
''Buyur teyzecim lütfen buradan geç'' dedim.Usulca geçti gitti. Bende hiç arkama bakmadan yoluma devam ettim.
5 dak yürüdüm derken orta yaşlarda bir adam karşıdan bana doğru geliyor gayet net görüyorum. Derken sağından geçip gitmeye niyetlendim oda sağa yöneldi, sağda kaldım durdum bekledim
ki, artık tecrübeliydim.Hiç istifini bozmadan suratıma bakınca sol tarafıma yöneldim tam hızımı almıştım yanından geçiyordum ki,
oda sola yöneldi !
Yuhhh dedim kendime,ben mi yürümeyi unuttum yoksa insanların bugün birbirlerine yol veresimi gelmişti?
Duyarlılık güzeldi ama caddenin sonu görme mesafesindeyken yol alamamak çok enteresandı. 10 dakkikada karşılaştığım ikinci yol alamama çabasının 3.versiyonunu görmeye artık tahammülüm yoktu.
Adımlarımızı aniden ufaltarak sağa sola ceylan gibi sekerek birine yol vermek, diğer tarafında bu kibarlık teşebüsüne istemdışı aynı şekilde karşılık vermesi sonucunda iki tarafın da birbirlerine yol hakkı tanıyıp ama tanınan bu haktan bir türlü yararlanaması ne kadar acıydı !
Yerinde sayma eyleminden birazcık sonra,olayın esas kahramanlarının birbirlerine gülümseyerek, zafer kazanmış edasıyla diğerini teğet geçip gidişiyle olayın son bulması,çoğu zaman şahit olduğumuz anlık iletişimlerdir.
Sen karşısındakine yol verirsin meğerse o an onunda sana yol veresi gelmiştir. O anda ikimizde farklı düşünerek başya yönlere doğru yönelsekte o an saniyelik öyle bir şey olur ki, ikimiz yine aynı tarafa doğru hamlede bulunup bu gidişe git diyemeyiz de hep orda kalan oluruz. Gülüp geçeriz o şaşkın halimize öylece yolumuza kaldığımız yerden devam ederiz etmesine de! İşte o anlık gülümsemenin tadı her ne kadar karşında ki kişinin niteliğinde anlam bulsada,
günlük karşılaşılan bu eylem nedense her defasında tuhaf gelmiştir bana.






Leia ...
19 Mayıs 2010 Çarşamba

ÇARE-SİZ-SİNİZ


Hayat her zaman cömert davranmıyor insana.
Çoğu zaman yaşamın hoyratlığından muzdarip olup çaresiz kalırsınız.
Çare diye nelere kucak açarsınız da o elleriniz hep boş kalır.
Aslında çaresizsiniz !!!
Yanlış anlamayın çaresiz değilsiniz.
Sadece acizliğinize bulunmuş panzehirin varlığından habersizsiniz.

Sizi sizden iyi kimse anlamaz !
Boş yere uzaklarda aramayın size yardım edecek birini,
Aslında siz tek başına kalmış kendinizsiniz.
Birbirinizi en iyi siz anlarsınız.

Beyhude çabayla boşa zaman kaybetme!
Kandırma boş yere kendini !
Ümidini yitirme, tüketme kendinde ki mevcut hazineyi,

Çaresiz kaldım diye de sakın boş yere hayıflanma!
Çaresizliğin de çaresi bulundu artık bir bakıma,

Hani demin dedim ya,
'' Çare(siz)siniz '' !!!



Leia ...
28 Nisan 2010 Çarşamba

İÇ GEÇİRİM NÖBETLERİ


Neler geldi neler geçti ! Geçen günün adı geçmiş, günü görmüş kişinin aslında çooktann içi geçmiş.
Mişli geçmiş zamanlardı Herkese göre sıradan yaşayana sıradışı bir armağandı.
İşte öyle bir zamandan muzdarip adamın, çok zamansız iç geçirim nöbetlerine tanık olmuş biriydim.
Herşeyin üst üste ustalıkla geldiğinden şikayet ederek hep söze başlardı. Kendini o kadar yaşadıklarına kaptırmıştı ki anlatırken hızına yetişmek neredeyse imkansızdı. Onun ifadelerinin ne bir giriş cümlesi ne de bir sonucu olurdu.Çünkü hayatında hep degişen şeylerden gelişen, gelişi güzel gelişme cümleleri vardı onun.
Bu anlatacaklarının da ne bir anafikri ne bir sonuç cümlesi vardı ! Kimseye gönderilmek üzere bir mesaj kaygısı da taşımıyordu ! Yalnız rahatlamak amacıyla mişli geçmiş zamanlarda ki kendiyle konuşmalarının dışarıya nasıl yansıdığını geçte olsa merak ederek bu satırlar yazılmıştı ...
Kendi gibi cümlelerinin de artık takati kalmamıştı.Çok yorgundu düşünmekten!
Nefes almak için bile özel bir çaba sarfediyordu. Can çekişmeye can atıyordu benliği ! Cümleler devrikti, tıpkı onun gibi devrilmek üzereydi.
ve hızlıca yaşadıklarını anlatmaya başladı :
Anlatılmaz yaşanır derler ya aynen öyle bir zamandı. Anlatamıyordum ve ben sadece yaşıyordum. Hayatımda bir anda film setine dönüştü. '' Yok ya bu kadar da olmaz! '' dediğim herşey inada yapar gibi gözümün önünde bitiyordu. Benim bu oyundaki rolüm; sindire sindire gerçekleşen olayları yaşamaktı.
Bana verilen Diyalogda ise; ses çıkarmamak! İsyan etmemek! İçine atmak ama kendine kesinlikle zarar vermemek gibi sözler yer alıyordu. Neyse istemeye istemeye kabul ettim ! Nasıl etmeyeceksem koskoca hayat produksüyon layık görmüş bana bu rolü !!!
ve başladım oyuna. Artık bilmediğim bir oyunda konuk oyuncuydum, sahnelerin tozunu istemeden yutmuştum birkere.
Konuk oyuncuydum az oynayıp kaçıcaktım güya! Bu kadar acıtasyon role uzun süre kalınamazdı da zaten.Sonradan birde baktım ki oyuncular degişiyor, başrol acı çekiyor, zaman ve mekan kavramına ise kimse riayet etmiyordu..Bunun gibi bir çok olay kendini sürekli yeniliyordu sabit olan birşeyler yokmuydu? vardı tabi bölüm başına hisseme düşen acılar hep sadık kalmıştı bana hepsi bu !
Ben yine misafir oyuncu olarak kaldığım yerden görevime devam ediyordum. Tüm acılara itinayla bürünen baş figüran olup çıkmıştım biranda! Kendi hayatım konu ediliyordu bu oyuna ama ben sadece bir figürandım kendi acılarıma seyirci kalıyordum!
İşte öyle en karamsar tabloların en zifir köşesinde dizlerimin üstüne kapaklanmış bekliyordum. İçimden kendimi yerken aynı anda ağız dolusu küfürlerimi hiç esirgemeden sağa sola rast gele savuruyordum. İsyanın köşesini dönmeye son bir viraj kalmıştı. Çıkmaz sokaklara doğru seyrediyordu düşüncelerim !

Patlamaya hazır bir bombaydım, pimimi çoktan çekmişlerdi ve bundan kimsenin haberi yoktu!
İşte böyle dönemlerden geçip giderken benliğim, içimdeki ses hep aynı şeyleri tekrarlıyordu.
''Her işte bir hayir vardır ''
Böyle diyordu demesine ama bozuk plak gibi aynı şeyleri yineleyip başıma sürekli kalkması önceleri beni çok rahatsız ediyordu! O ne derse desin dinleyen kim! Ben yine bildiğimi okuyordum.
İtiraf etmek gerekirse aslında bildiğim bir şey de yoktu ya ! Tek bildiğim keşkelerdi. Keşkelerle ne peynir gemisi yürüyor,ne de olmuşla ölmüşe çare bulunuyordu! Kimse bulamamıştı ki bu işe bir çare ben bulayım. Neyse ki bu zaman çok uzun sürmedi , taşlar oturmaya başladı kendinden.
Sonra ne mi oldu?
Bu işte de bir hayır vardır! Elbet bu günler de geçer! diyerek isyanımı içine çeken iyimserliğin artık gözleri üzerimdeydi ve çoktan teşhisini koymuştu.ve bana seslenerek diyordu ki:
Ey Arkadaş ! Kaderin şartı şurtu yok işte ! Sadece yazgısı vardır gördüğün gibi işte. Ve sen sadece sana yazılanları yaşıyorsun. Artık hakkında yazılanları sürekli sorgulama ! Herşey olacağına varıyor görüyorsun işte ! Bak ne 1 saniye geç ne de 1 dakika erken oluyor bu süre ! Sistem tıkır tıkır, muhteşem bir şekilde işliyor. Tükenemez bir kader var karşında ! Sen ise bu sistemin zincirinde en zayıf halkasın artık bunu kabul et !!! Diye diyee içimde ki ses artık dışıma da yansıdı !

Yazılımıydı,sözlümüydü bu Kurallar bilmem ama kıt bilginle ne kadar karşı durabilirsin bu mükemmel sisteme? Gözün kesiyorsa sana verilen cüzi iradeni koy önüne, Ben geldim arkadaş ! diye dikil karşısına, bağır çagır yine isyan et ! Ama artık ne fayda !
İşte türü ne olursa olsun oynadığım bu oyunda ben sadece bir figürandım !!! Payıma düşenleri işte ben böyle yerli yersiz zamansız , iç geçirerek yaşadım ve sürekli paylaştım kendimle.
Yaşadıkça öğrendim her insan gibi.Yaşadıkça da farkında olmadan yaşlandım. Kıt bilgimle kıt kanat kendimi geçindiremezken, tükenmez kaderime nasıl isyan ederim! Aklıma geldikçe halen kendime şaşarım !!!
Leia ...
4 Nisan 2010 Pazar

Dilimin Ucunda



Dil yarası diye bir şarkı vardı ya hani ? Dilimi ısırınca aklıma o şarkı geldi birden. Gerçektende dil yarası ne büyük acıymış ! Az kalsın küçük dilimi yutacaktım şaşkınlıktan. Neyse ki hemen geçti fakat dilimin ağrısı geçince de dilime takıldı bu şarkı ! Sonra mırıldandım durdum, bildiğim kadarıyla nakaratını.Dilimden düşmedi bir süre bu şarkı.
Ben küçükken ,up ufacıkken dil yarasını fiziki olarak yaşadığım acı gibi bilirdim meğerse daha derin anlamlar yatıyormuş altında. Neyse sonra düşündüm dilimiz olmasaydı napardık diye ? Cenab-ı Allah ne mükemmel yaratmış insanı. Ufacık bir et parçası ile kesintisiz iletişim kuruyoruz. Derdimizi anlatıyoruz,paylaşıyoruz,konuşuyoruz falan feşman. Ne kadar önemli bir uzvumuzmuş dilimi ısırınca anladım.Çok kısa iletişimim kesildi dış dünyayla !karıncalandı ses tonum, dilim dolaştı konuşamadım.
Daha sonra kendi kendime güldüm, dedim ''çıkar dilinin altında ki baklayı '' ? Ne anlatmaya çalışıyorsan direk söyle. Konuşamıyorum ki, dilim dolandı yuvalandı harfler bir tülü kelimeden cümle yapamadım. O halde bile şarkıyı mırıldanmaya çalıştım tekrardan ama beceremedim. Hay dilimi eşek arısı soksun şarkıyı katlettim. Ya blog sahabı ''altı üstü bir dil acısı neden bu kadar büyüttün olayı '' dediğinizi duyar gibi mi oldum ne ? Olay aslında bildiğiniz gibi değil!
Atalarımız boşa dememişler on kez düşün ama bir kez konuş diye. Düşünmeden konuşup kalp kıran , diline sahip olamayan sırf bu yüzden acılar çeken nice insanlar var. Laf ağızdan çıkarken en büyük referansı dil'dir. Dilin kemiği yoktur. O söyler söylemek istediğini. Düşünmeden konuşursan çekersin cezasını. Faturası sana pahalıya patlar. Dil kabullenir kabullenmesine söylediklerini ama dal kırılmıştır birkere. '' Dil yarası,dil yarası en büyük yaraymış'' Ağzımızdan çıkanları kulağımız duymadan gereksiz sarfetmeyelim cümlelerimizi. Mazzalah dilimiz acı çeker sonra. Çok konuşan adama derler ya '' dile bak dil papuç gibi '' Aslında kapasitesi ,eni,boyu bellidir dilimizin! fakat gereksiz kullanımlara da her zaman çevrimiçidir. Dil yaşayan bir şeydir. Kültürlerin gelişiminde dilin etkisi yansınamaz bir gerçektir. Dil toplumlararası kaynaşmanın köprüsüdür. Yabancı Dil için dil dile değmeden öğrenilmez diye bir kaba tabir vardır ya işte dil o kadar sosyal olmayı da beraberinde getirir.
İşte bu kadar önemli bir organdır dil! e e e bişey söyliyecektim unututum! Halbu ki az önce dilimin ucundaydı. Bir dilimi ısırmamdan muhabbet nereye geldi bakarmısınız. '' her işte bir hayır vardır '' diyeyim yinede böyle olmasaydı , bu yazıyı nasıl yazacaktım ki ! Neyse dil yarası'nın iki türlüsü de acıymış her ikisini de yüksek dozajıyla yaşadım , test ettim fakat onaylamadım biiline...
Anlat anlat dilimde tüy bitti ! Ne derin konuymuş dil yarası yazının sonu bir türlü gelmedi.
Dikkat ettiyseniz dil üzerine 10 dan fazla deyiş ve tabir saydım ne kadar önemli bir organımız olduğunu anlatmak istedim sadece. Neyse konuyu daha fazla dillendirme'den sonlandırayım.
Dilinize mukayet olun her daim :)))



Leia ...
7 Mart 2010 Pazar

BÜYÜDÜKÇE KÜÇÜLDÜM


Küçücük yüreğimle bir dünya umudu sırtladım,
Gocaman dünyayı ise ufacık avuçlarıma sığdırmaya çabaladım ...
İşte böyle bir zaman diliminde gezinirken çoçukluk anılarıma rastladım.
O günleri hatırladıkça yerli yersiz 'ahh ulan ahh ne günlerdi '' diyerekten iç geçirir dururum. Bi an dalıp gidesim gelir o güzel günlere...
O günlerde de acı tatlı bir çok olay yaşanırdı hayatımda ama ben çoçuktum. Beni anlık mutluluklardan başkası ilgilendirmezdi. Acıya dair hiçbir şey hatırlamam o günlerden mesela. Zaten duyarsızdım! ancak duyduklarıma inanır ve onlara körü körüne bağlanırdım. Bildiğim tek bir şey vardı gamsız,anlık sevinçlerle dolu geçen dop dolu günlerin sayısının giderek hergün daha da artması. Bu dönemlerde kendi kahramanını kendin kurgulardın sonrasında onu doyasıya yaşamak sana kalırdı,genelde de hakkı verilirdi bu çabaların hiçbir şey boşa gitmezdi.

Hayallerimin en zirvede olduğu altın çağımı yaşarken burnum kaf dağına gider gelirdi.

Karışanın görüşeninin en az olduğu ender zamanlardı, bikaç tane iyiye yakın arkadaşın varsa dünyanın en mutlu insanıydın. Çeşitli nesnelerden oyuncaklar yapar, kendi oyunumuzun değerini yine kendimiz belirlerdik.
Oyunun kurallarını koyan taraf hep biz olurduk.Başka kurallara karşı hep bir alerjimiz vardı bizden ötede ki kuralları tanımaz,bilmezdik.
Hem oyuna dalarken zaman bugünkü kadar hızlı da geçmezdi, herşey tasaruffluydu bizim için.
Bir o kadar da ekonomik yaklaşımlarla kendi düzenimizi kendimiz belirlerdik ...
O yaşlarda ne ülkenin durumuyla ilgilenir, ne sevgilinin nedensiz gidişine kafa yorar nede mezuniyet sonrası iş kaygısı yaşardık.
O çoçukluk dönemi geride kaldı artık. İyisiyle,güzeliyle bir çok anıyı geride bıraktım ardımda.
O zamanlar kötü denebilecek bir anı olsa bile ya hatırlamam yada en alasından güler geçerim. Bir daha o güzel günlere dönemeyecek olmanın üzüntüsünü nedense hep içimde yaşarım.
Önceleri fiziksel olarak büyümekle işe başladım ve enime boyuma imkanlar dahilinde Allah ne vermişse büyüdüm.Ardından manen ve madden büyümeye evrimime hız verdikçe daha da büyüyordum benim içimden bir ben daha çıkıyordu adeta. Çoçukluktan ilk çıkışımdı alışık olmadığım bir ortamda seyrediyordu düşüncelerim.Heycanlı bir o kadarda sabırsızdım.Farklı bir ortama kapılarımı ardına kadar açmıştım artık.

Sonraları büyümeyi fazla gözümde büyüttüğümü hissettim. Aslında büyümekle hep yeni sorunlar bir sonrasını davet ediyordu.Hep bir zorluk bir çaresizlik hoş geldin diyordu artık yaşantıma.
Büyümekle sorumluluk almak, hayata karşı hep mahlup durumda olmak, meğerse hep doğru orantıymış bu hayatta! Aslında yaşça büyüdükçe eziliyor daha bir küçülüyordum!

Neden sonra yanlış yolda olduğumu anladım, artık manen büyümek ve büyüdüğüm kadarıyla küçülmek istiyordum.
Bundan sonra işin çok zor oğlum dedim, kendi kendime !
Hem büyüyecektim hemde küçük görünecektim !
İşin özü sadece buydu ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Daha yolun en başındaydım ve öğrenmeye hevesliydim.
Artık kararımı çoktan vermiştim!
Sonrasında kendimle her hesaplaşmam bir başka oldu. Bu yüzden bir başkasının fikirlerini benliğimde saygıyla yoğurdum. Çoçukluğuma ise büyüme kıvamında yaklaştım ve daha bir yakınlaştım.
Şimdi o güzel günlere özlemle dalıp giderken, her iç geçirişimde aslında bir yandan da büyüyordum hissetirmeden.
İşte bu yüzden hep sonraları
''Büyüdükçe Küçülmek'' istedim ...



Leia ...
3 Mart 2010 Çarşamba

AYRILIK DA SEVDAYA DAHİLDİR




Herkes bir yerinden sarılmış hayata.İyisiyle kötüsüyle,güzeliyle çirkiniyle herkes farklı renklerde yaşıyor toz pembe hayallerini. Adı üstünde hayal işte ! kimi gerçekleşirken kimi ise hayatımızın arka bahçesinde kalmaya devam edeceğe benziyor.

Sevgi gibi yaşam gibi aşk gibi bir gerçek var ki düşman başına adına bir çok şey söylemişler ama nedense adı ''Ayrılık'' diye kalmış.
Aşk kişiye özeldir, sevda güzel şeydir. Herşey başladığı gibi gitmez tabi gün gelir hiç ummadık bir zamanda ancak adını yaşayarak öğreneceğimiz şeyler kendini usulca tanıtır bizlere.
Önce özlemi tanırız sonra bir dünya sorun gelir ardından akabinde ayrılık diye bir gerçek en sona saklar kendini. Gün hesaplaşma günüdür, mevsim sonbahardır ufak ufak eser ayrılık yelleri ve sonrası ...
Kısacası sevmekle başlar herşey ama finali ayrılıkla gelir,sonrasında sevgi nefreti de yanında getirir. Demek oluyor ki herşeyin bir bedeli var! Herşey alabilirsin hayattan, çok cömerttir verir de
ama bir yandan borçlanmışsındır farkında olmadan.Gün o gündür artık bedellerin ödenme zamanı gelmişte geçiyordur.Seviyorsan baştan kabullenmelisin bilmelisin sonunda ayrılık da olabileceğini, Mutlu olabilecegin gibi mutsuz ve umutsuz bir başınada kalabileceğini.
Hayattır bu işte herşey olabilir garanti vermez kimseye kendi kararlarını kendisi alır.Baştan anlaşmış, sende o kampanyadan nasibini almışsındır farkında olmadan.
Herşey hep bir zıddıyla vardır ya hayatta;
İşte bu yüzden;
Ayrılık da Sevdaya Dahildir...




Leia ...
27 Şubat 2010 Cumartesi

BAKMAKLA GÖRMEK ARASINDA GİDİP GELMEK



Gözlerin güzel ama bakmasını bilmiyorsun. Bakıyorsun belki ama görmeyi beceremiyorsun...
Hani bazen olur da gözlerimiz dalar ya bir yerlere , hani öylece bakarken kaptırı veririz birden kendimizi. Öylece odaklanırız bir boşluğa ve orda öylece askıda kalırız. Hatta o an yanımızdan bir tanıdığımız geçer de görmeyiz. Sonra o göremediğimiz tanıdığımız kendisini görmezden geldiğimizi sanarak bize gönül koyar. Halbu ki gerçektende görmemişizdir o an. Zaten bakakalmak deyimide bu yüzden ortaya çıkmıştır. Peki bakmakla görmek arasında nasıl bir ilişki var? ikisi de ayı şey değilmi?
Aynı şey değil tabi ki !
''Bakmakla'' , ''Görmek'' aynı familyadan olsalarda arasında çok önemli nüans farkı vardır bunların.
Bir o kadar şiddetli geçimsizlik içindedir aile bireyleri.
Bu iki nokta arasında gidip gelmek anlık gerçekleşir. Bakmak üstünkörü anlık bir eylemken, görmek daha derinlemesine daha bir genel bakış açısı gerektirir.
Olaya bakış şeklimiz aslında bizim aynadaki suretimizin ta kendisidir. Ne kadar ufkumuzu aydınlatabilirsek o kadar kendimizi tanıyabiliriz.Bunu başarabildiğimiz takdirde baktıklarımızın çok ötesinde anlamlara ulaşırız sonrasın da çevremizdeki sırları keşfetmeye başlarız.
Vakti zamanında bir geometri hocamız vardı ve sürekli şöyle derdi : ''Zor soru yoktur! Sadece görünen soru ve görünmeyen soru vardır.'' aklıma o geldi birden. Görünen ve görünmeyen hep bir yerde durur aslında biz sadece ona ne kadarlık bir görüş mesafesindeyiz önemli olan bu.
Genel bir bakış açısı ve dikkat lazım bilinmeyene ulaşmak için.Tassavuf anlamında bilinmeye (görünmeyene) ulaşmak için ise sadece kalp gözünün açık olması yeterlidir.
Aynı olaya iki kişinin farklı yaklaşımlarda bulunması da sırf bu yüzdendir. Kötü bir durumla karşılaşıldığında, lanet okumakta olayı hayra yormak da bakış açımızın derinliğinden izler taşır.
Bir olayın birden farklı görünen tarafı olduğu için bardağın hep dolu tarafından bakmayı görmek, bakmakla değil tamamen görmekle ilgilidir.
Bu yüzden gördüklerimiz baktıklarımızdan çok daha önemli anlamlar yüklenir. Yükü ağır,görüş açısı derindir.Bize biz kadar yakında durur ama bir o kadar da uzaktır...
Leia ...

KARLA KARIŞIK TAHMİNLER



Dün akşam ki çok soğuk havadan, ayazdan sonra arkadaşlarla metoloji uzmanı edasıyla tahminlerde bulunmaya başladık. Kar yağardı yağmazdı derken çoğunluk yağar bu hava dedi. ''Askerliğimi doğuda yaptım kardan iyi anlarım. Bu hava banko kar toplar''diyen de oldu. kuru sıkıdan sallayanda mevcuttu. Her neyse bende yağar dedim. Az çok anlarız herkes gibi havadan sudan.
Bu kez de tamam kar yağacakta gece mi yağcak yoksa sabah mı yağar onu da tahmin edelim de öyle dağılalıma geldi muhabet! Haydaa ! yağcak işte saatini napcan arkadaşım. Çok meraklıysan aç metoroloji tahminlerini seyret dedim. '' Yok öyle tadı çıkmıyor ben kendim bilicem'' diyenler oldu. Üzerine bahis açsan adamlar saatine tahmin yapacak hea.Sonra işgüzar bir arkadaş ben karın sade ve lapa lapa yağanını severim sakın ola!
Karla karışık bilmem ne yağacak diyerek tahmin yapanınız olursa bir sonraki ocağa kadar konuşmam bak diye erkenden gönül koydu. Tam bu muhabbet esnasında Ordan geçen bir kaç öğrenci bize kulak kabartıp '' abi kar yağarsa yarın, okullar da tatil olur mu ? diye soru yöneltti ? Haydaa! buyur burdan yak! Bu konu uzmanlık alanımıza girmiyordu ki! zaten kar yere düşer düşmez İstanbul da okullar otomatikman kapanırdı. Biz de o tecrübelere istinaden o soruya da öngörüde bulunduk :)) Sonra ki öngörülerin neler olacağından korkmaya başlamıştım ( Türkiye - Ortadoğu Dış politikasına kadar sürmeden bu öngörüler ordan kaçmak gerekliydi ve öyle yaptım)
Neysee bugün öğleden itibaren kar İstanbul'u etkisi altına aldı da derin bir nefes aldık :))
Küresel ısınmanın etkisinde olan dünyamızın ve tahminlerinde yanılmak istemeyen arkadaşlarımın da bu kara ihtiyacı vardı. İyi ki yağdı...
Ocak ayı ; kış mevsimine ait bir aydı ve mutlaka kar yağması gerekliydi. Kış gününde haberlerde '' yazdan kalma bir günde istanbullu vatandaşlar sahillere akın etti' gibilerinden haberlerin sayısının her haftasonu kendini tekrarlaması bizim arkadaşları fena kızdırmış olacak ki , artık kar duasına çıkmaya ramak kalmıştı! Şükürler olsun, kar yağdıda hep birlikte derin bir ohhhh çektik!
İlk karın yere düştüğünü ve tuttuğunu gördükten sonra herhalde hepimiz sevindirik olduk. Bak ben bilmiştim, sölemiştim herkese gibilerinden öngörünün menzilliyle caka satmaktan da geri kalmayız artık...



Leia ...
8 Şubat 2010 Pazartesi

ÖZ SAYGI


Akacak kan damarda durmaz aktı ve gitti. Aradığım kanın yeni grubu belli oldu, kan grubum bundan sonra ki adı : ''ÖZ SAYGI''
Öz saygıma saygılar sunarak sözlerime başlıyorum. Peki öz saygı nedir? Sınavda sorulsa bu soru bana, hemen adından kelimeler türeterek yorum yapmaya çalışırdım ama isminden çok öte anlamlar içeriyor özünde. Kısaca öz saygı şudur budur demiycem uzun uzun anlatıcam sizlere kendimce!
1 haftadır yazamıyordum yazmayı gerçekten özlemişim. Kendimi nadasa bıramıştım ya kısa süreliğine ( tabi nerden bilceniz hepiniz! bunu ancak duyarlı vatandaşlar bilir) İşte o süre içerisinde çok şeyler düşündüm. Kendimle başbaşa kalıp beyin fırtınası yaptım biraz beynimi ceyranda bıraktım. İşe yaradığını sanıyorum.İnşallah öyledir. Gelellim ÖZ SAYGI'ya bu süre içerisinde okuduğum yazılardan edindiğim bilgilere göre kendimi eleştirdim! Maddeler halinde yazıp durmuş adamlar ve demişler ki; ''Eğer şöyle davranış gösteriyorsan yüksek öz saygıya sahipsin, eger bu şekilde davranışların varsa düşük özsaygı ile hareket ediyorsun ayağını denk al der gibi :)) İnsanları katagorilere ayırmışlar.

Öz saygı aslında kişinin kendine duyduğu güvene dayanır. Güven duyuyorsan kendine aslansın sen kaplasın yürüü bea kim tutar seni gibilerinden gaza hiç ihtiyacın olmaz. Kendince üstesinden gelirsin zaten her türlü işlerin.
Çeşitli etkenler bu sürecin gelişiminde etkiliymiş; çoçukluk dönemi,aileden alınan bilinçli eğitim (beni bilinçsiz eğitmişler bu arada ) , Eğitim yani okul dönemimizdeki gelişimlerimiz, Kişisel alışkanlıklarımız, arkadaş çevremizin sosyal etkileri, dostlularımız ve bunun dışında bi dünya abudik gubidik şeyler

İşte bu gelişim dönemlerinden başarıyla çıkan insanlardan olduğunuza inanıyorsanız. Karşılaştığınız sorunların üstesinden rahatlıkla gelebilirsiniz. (yalan yok ben zorlanıyorum! )

Özsaygının temelini değerlilik ve yeterlilik gibi kavramlar oluştururmuş. Bu duygulardan birini bile yeteri kadar hissedemediğimiz zamanlarda yaşamdan aldığımız doyum azalıyormuş hal böyle olunca kendimizi değersiz ve yetersiz hissedip, başkalarıyla kendimizi kıyaslayıp, onlar gibi olmak için can atıyoruz ve onların yaptığı işleri kıskanıyoruz. ( sonra ki aşamada herhalde ulaşamadığımız ciğere mındar diyoruz )

Özsaygı, eleştirilerle baş etme, eleştirilerden öğrenme yeteneğimizin ve mutluluğumuzun temelini oluşturur. Bu da hedeflerimize ulaşmadaki başarımızı belirler. Bu yüzden yeri gelicek önce kendini eleştircen yoksa hatalarına karşılık bedeli yine sen ödersin. Bir sonra ki hataların bedeli daha ağır olabilr. Başkası seni eleştirdiğinde ise tahamül etmeyi bileceksin.

Şimdi diyceksiniz Ey '' Blog Sahabı'' nerden geldi aklına bu öz saygı başka konu bulamadın mı? Başka konularda buldum ama Bunu yazmamın bir nedeni var! durduk yere gelmedi aklıma Öz Saygı .
Sabahları erken kalkmakta zorluk çekiyordum işin ucunda olunca mecbur kalkıyorsunuz, kalkmak zorundasınız sıcak yataktan! Sabahları bir uyanmak var bir de kalkmak var. Günlerdir uyanık halde (bilincim açık) yatakta dönüp duruyorum. Kendime 5 dakka daha yatayım kalkıcam diye söz veriyorum. Derken 5 dakkikalar birbirini kovalayıp duruyor. Sonra geç kalıyorum apart topar evden çıkıyorum! Yolda söyleniyorum kendime '' lan ne adamsın! 5 dakika uyudun da noldu boyun mu uzadı? Sıcak yatağı bırakmamaya çalışayım derken ayazda otobüs beklerken yine götün doncak'' !
Meğerse sabahları çalar saati ilk kurduğun zaman diliminde uyanmak bile kendimize karşı saygımızı gösteriyormuş! Çok şaşırdım duyunca ya! Ben hep saatimi erteler durururum, bu yüzden çok geç kalmışlığım vardır işime gücüme. Kendime öz saygım yokmuş megerse. Çok önceden kaybetmişim Öz Saygımı hükümsüzdür...
Sonra, topluluk içerisindeyken hep dinleyen olan,katılımcı olmaktan korkan! Fikrini beyan etmekten çekinenler, adına kararlar alınırken bu duruma hep seyirci kalan insanlarında öz saygısı iflas halindedir. Sakın bu durumlara düşmeyin. Kimse sizin yerinize karar vermesin! Grup içinde sürü psikolojisine bürünüp bir mor ineğin yalan yanlış kararlarına takılıp gitmeyin! Fikriniz neyse zikriniz de o olsun !
Hayır demeyi bilmemiz gerekiyor bazen. Herşeye evet dememiz bir süre sonra kendimizden taviz vermemize neden oluyor. O kırılmasın aman bu darılmasın ! Onları üzeceğime kendim üzülürüm gibilerinden davranışlarda bulunmak kendimizden tavizler vermemize neden oluyor! Biz evet dedikçe ağzımızdan evetler süzülüyor biz fark etmeden. Kendimize dair planlar yapamıyoruz bi başkasına evet dedikçe. Sonrasında başkalarına göre yaşamaya ayak uydurmaya çalıştıkça bir de bakıyoruz ki aslında başkaları için yaşıyoruz !!! İşte bu noktada öz saygı felan kalmıyor. (Özünü terk ediyor) Özünü terk eden saygımız , dipteyim sondayım depresyondayım diye ezgiler mırındanıp duruyor kendince!
Kendimize duyduğumuz saygı ne kadar yüksek olursa başkalarına da o denli saygılı ve sevgili yaklaşımlarda bulunabiliriz.
Konuyu dallandırıp budaklandırmadan dilerim ki ; her daim Öz Saygınız yüksek ve dengede olsun. Sürekli tavan yapsın kendinize olan saygınız, ...
Leia ...
15 Ocak 2010 Cuma

NADASA BIRAKTIM KENDİMİ



Düşüncelerimi kendi halime bıraktım. Artık özgürler! Ne isterse yapabilir. Bağırıp çağırabilir , koşabilir,kahkaha atabilir isterse hüngür hüngür ağlayabilir hatta amuda kalkıp şahlanabilir! Ben karışmayacağım ne yaparsa yapsın bu onun sorunu bir süre.
Bıraktım iplerini akıl uçurtmamın. Kendince takılabilir bir müddet. Bunu ben istemedim tamamen kendi dileği. Ama bir şartla anlaştık? Bir süre sonra ondan en iyi verimi alabilmem şartıyla sözleştik ve tokalaştık ...
Şimdi napıyordur bilmiyorum ben ilk defa onsuz yazıyorum :)) Şimdilik bir problem yok ama arasıra çok sağlıklı düşünemiyorum. Buda yan etkisi olsa gerek.

Aklım benimleyken bir süre düşündüm de, tarlaları nadasa bırakıyolar ya? ( 1 yıl ekmeyip dinlendiriyolar toprağı, sonra 2.yıl daha fazla verim alıyorlar ya topraktan )
Heeeaa işte bende öyle bişey yapayım istedim kendimce. Beynimi kemiren düşünceleri bir kenara atsam hiç yoğunlaşmayıp onlara! Kendimi buharlaştırmadan uzaklaşsam bir süre bu düşüncelerden. Ya da yüreğimin kapılarını bir süre kapatsam tadilata soksam kendimi, uzun vadeli düşüncelere dalsam öyle kala kalsam sonrasında düşündüklerimle peşin karar alsam çok hoş olurdu dime? diye aynen böyle sordum kendi kendime.
Sonrasında bu fikri tuttum bir süre izdivaya çekildim. Düşündümm taşındım düşüncelerimin hamallığını yine kendime yaptırdım.Nakliye bedellerini ise ben karşıladım.
Seslendim içimdeki boşluğa! Sessizliğin içinde boğulacakken beni kurtaracak sese yine kendimden cevap aldım. Kendimle meğerse uzzzuuunnn bir süre konuşmuyormuşum bunu anladım. Çoktaann küsmüşüm meğerse kendime konuşunca benle işte o zaman anladım...
Zaman herşeyin ilacıdır diye ne güzel söylemişler söyleyenin ağzına sağlık! Tezcanlılık,sıcağı sıcağına bir işe karşılaşmak her zaman sağlıklı sonuçlar vermeyebilir. Elimizde hazır ilacımız da varken dikkatli olmak lazım. Düşüncelerimizi aceleye getirip şeytanı peşimize takmayalım. Sonra o işin içine girerse, bu kez biz çıkamayız işin içinden. O saatten sonra da mundar olur kalır! hayır da gelmez o işten! Bu nedenle nadasa bıraktım kendimi. Beni soran olursa nadastayım :))) olgunlaşan düşüncelerimin hasılatını toplamaya gidiyorum.
Leia ...
8 Ocak 2010 Cuma

YALNIZ DEĞİLİM Kİ !


Ne çok severiz kendimize yandaş bulmayı. Ötekinin, berikin çevremizdeki herkesin bizim gibi şeyler yaşamasını neden isteriz ki!
Başına kötü bir olay mı geldi? Gelir elbet insanız beşeriz haliyle şaşarız.
Müsait bir yapımız vardır kandırılmaya,aldatılmaya! Alışveriş yaparız kandırılırız çevremizde bizim gibi kandırılan başka insanların varlığını duyunca birden mutlu oluruz.
Neden???
Çünkü onlar bize yalnız olmadığımızı hissetirirler bu yüzden severiz onları!
''Valla aynı benim durumumu anlatıyor''
''Bende aynı duruma düştüm''
''Sadece ben degilim ki bak o da aynı şeyi yaşamış ben gibi '' bunun gibi bir dünya söz sayarız işte...
Ya boşver bunları sana ne arkadaşım, sen önce kendi haline bak! Laf gebeliği yapınca dejarz mı oluyorsun? Maduriyetini neden tek başına üstlenmeye cesaret edemiyorsun!
Kriz olur madur oluruz.Kendi halimize çare arayacağımıza aynı durumdan muzdarip insanlar ararız!
Niye?
Çünkü kolay olanı severiz. İçimizde bulunduğumuz durumdan kurtulmak için çareler üretmek bizim için herzaman 2.plandadır.
Yanı başımızda bizden birilerinin olmasını yani ''öteki'nin'' yerini ''biz'den'' birinin almasını meğerse ne çok isteriz!
Zincirleme bir kazaya karışsak mutlu oluruz. Arkamızda tren katarı gibi madurları görünce gülümseriz.Acımızı bir kenara atıp diğer ''bizden'' olanlarla ahbap olmayı ortak paydada buluşmayı deneriz.
Niçin?
Çünkü aynı olayın birden fazla kahramanı vardır artık yalnız değiliz!
ALLAH korusun milyonda bir görülen bir hastalığa yakalansak inanın 2.3. bilmem kaçıncılar var mı diye bir araştırmanın içinde buluruz kendimizi!
Neden? Niçin? Niye?
İşte bu soru cümlelerini kendimize sormadan başkalarını cümlenin öznesi haline getirmek en kötü alışkanlığımız olsa gerek.
Sözün Özü; Ben mutlu olmuyorum benden birileriinin daha çevremde bulunmasına.
Aksine kızıyorum!
Tahammül sınırlarımı zorlayan durumlarla karşılaştığım zaman güya ''bizden'' olduklarını idda edenlerin ayağımın altında kalabalık yapmasına ise hiç mi hiç gelemiyorum !
Zaten ben madurum,çaresizim,kederliyim. Birde benden bir kaç tane daha olmasını inan hiç çekemem.
''Ötekiyim '' ben işte! Mukadderat , yapcak bişey yok ...
Leia ...
6 Ocak 2010 Çarşamba

ÇOCUKTUM UFACIKTIM ...



Atatürk '' Bugünün çoçukları yarın büyükleridir'' diye boşa söylememiş ya. Yeni bir yıllı daha karşıladık işte. Benim yaş kemale erdi de bu zaman nasıl hızlı geçti bir aklım ona ermedi!
Klasik bir geyik laf vardır ya, içimde ki çoçuk büyümedi diye. Benim büyüdü!!! Büyüdüğüne pişman oluyor malesef. Nolurdu ki sanki çoçuk kalaydım?
Günlerden yakın bir geçen günde, iş olsun diye ortaya attığım bir laf öğle molasında meğerse kaç kişinin bam teline değmiş ki, orada bulunan kişişlerin akorduna hemen bir ayar çekmişti.
İş ortamı ağır gelmiş olacak ki muhabbet konumuz birden çoçukluk döneminde ki oynanan oyunlara geldi. Nasıl geldi, Neden geldi? diye sorgulamaya hiç gerek yok geldi bir şekilde işte.
Çoçukken kaygısız geçen günlerimizin anılarını dökülü verdik birden,tamamen kendi özgür irademizle...
Çoçuktum ufacıktım top oynadım acıktım. Evet sadece acıktığımız zamanlarda uğrardık eve. Ekmek arası ile ilk tanışmam o zaman dilimlerinde oldu. Oyun kaçmasın diye atlıyorduk ögünleri. Çeşitli oyunlar oynuyorduk zamana aldırmaksızın. Misket oynayıp kendi arkadaşlarımızı yenerek başladık doyumsuz hırsımıza. (favori bilyeme onlarca bilye verdiler de uğuruna inandığımdan kimseye yar etmemiştim.) Oyun kartlarından futbolcu resimleri kazanır yapıştırırdık güzelce, nedense hep bir ikisi eksik olurdu. (Bakkalın oyununa gelip eksikleri tamamlamak için harçlıklarımızı seferber etmiştik.)
Gazoz kapağının şuan bir degeri yok belki ama o zaman çok önemli bir oyun aracıydı.Bakkal önünden tek tek toplardık. Haftada bir mahalleye gelen sinek öldürme aracının egzosunu içimize çekmek için birbirimizle yarışır,giden aracın peşinden hep giden taraf olurduk. Kızlarla ortak oyunlarımız yoktu pek fazla ama onlarlada saklambaç,seksek,yakartop,dokuztaş,ip atlama gibi oyunlarla aramıza köprü kurmasını da bilecek kadar sosyaldik. Akşam havanın kararmasıyla anne sesinin duyulması an meselesiydi ama biz biraz daha diye oyuna doyamazdık. Bir benjamin bir tsubasa vardı ki , okul dönüşü onları seyretmek için iple çekerdik.(Japonları ilk onlarla sevdim) Bir gol olacak diye bazen günlerce beklerdik de top kaleye bir türlü girmezdi.
Kavgalı,dövüşlü filmlerden sonra kendimizi hızla sokağa atıp, filmde gördümüz teknikleri arkadaşlarımız üzerinde denemeye kalkardık ki bu arkaşlığımızı hep küsle sonuçlandırırdı. Ne kadar birbirimize kızsak darılsakda çoçuklar küs kalamazdı. Beş dakkika sonraki oyuna bir şekilde küs arkadaşınla barışmış şekilde beraber katılıp hatta aynı takımda yer alırdık.
Hafta sonları okul tatilini iple çeker, okulun olduğu günlerden daha erken kalkıp belirli çizgi filmleri seyrederdik. ( o kadar tatlı gelirdi ki) Mahalle kavgaları,mahalle maçları,mahalle takımı vss hep birliktelik duygusu vardı içimizde. Kötü bişey yapmışsak haber çabuk yayılırdı. (korkardık) Evde kilolarca meyva varken uzak komşularımzın bahçesine dalmak için operasyon planları yapardık. İşimiz bitmeye yakın içimizden bir işgüzar hep ''Bahçeyeeee dalaaaan vaaaarrrr ''diye bağırarak işi pok eder hızla kaçışırdık. Abiler vardı mahallemizde onlara özenirdik. Hepimiz birimiz birimiz hepimiz için hareket ederdikte iş oyuna gelince yine kendimiz olurduk. Tahtadan kılıçlarımız,sapandan oklarımız vardı. Sapan ve uçurtma yapmak gibi oyun araçlarıyla ilk kişisel becerilerimizin temelini atmıştık.
Komşunun zillerine basıp kaçardık.(Başkasına rahatsızlık vermek bizi rahatlatırdı) Hemde bununla öyle bir eğlenirdik ki.Komşu amca peşimizden kovalar da bir türlü yakalayamazdı.
Kar yağar kayak yapar kayardık. Bilyeli araçlarımız vardı yokuş aşağı o bizi taşır yokuştan yukarısına hiç karışmazdı.Kardan adamımız,çim adamımız bilmem nelerimiz vardı.
Teknolojinin ilk gelişme dönemleri ile çoçukluğumun bitiş dönemi hemen hemen aynı dönemlerde kesiştiğinden, apartman çoçuğu olmadım hiçbir zaman çok şükür.
Bu çoçukluk anıları var ya tükenmez bir hazine anlat anlat bitmez valla.( daha çeyregini anlatmadım bile ) O kadar güzel bir dönemi neden tasarruflu harcamadım da tükettim diye ara ara tatlı tatlı kızarım kendime. Geçen zaman gelmiyor iştee. Ben de böyle zamansız yerlerde iç geçirerek, iş ortamlarında lollipop zamanlar düşlüyorum. Zora geldiğim zamanlarda çoçukluk anılarına sığınarak kaçış yolu arıyorum. Kaygısız, tutarsız,sorumsuz yaşamak istiyorum.
Olmayacağını artık geçde olsa kabullendim nihayet !
Mecburen yapcak bişey yok bu saaten sonra diye attım içime.
Özlemimi bende böyle anlatarak gideriyorum naparsınız işte ...
Leia ...
2 Ocak 2010 Cumartesi

Mukadderat , Yapcak Bişey Yok




Mukadderat, yapcak bişey yok ...
Nedendir bilmem son günlerde sıklıkla kulandığım bir cümledir. Nerden dilime dolandı bir bilsem!
Arkadaş başından geçen bir olayı (önemli veya önemsiz ) uzun uzun anlatıyor ben süper dinleyici poziyonunda yerimi çoktan almışım. Cümleye noktayı koymuştur artık.
Ve benden gelen cevap yalnızca şöyledir :
Mukadderat, yapcak bişey yok :))) Bu sözü söylerken o kadar çok eğleniyorum ki anlatamam.
Yapcak çok şey var aslında , belki biraz sonrasında muhtemelen yapıcamda ama bu sözü sarf etmeden yapamıyorum çok tuhaf dime? Bu laf bir de öyle yerlerde kullanılır ki harbiden de yapacak bişey olmaz o an! Kendini teseli edebileceğin ancak kendinden teyit aldığın zamanda seni rahatlatır bu sözler.
Düşünsenize siz ciddi ciddi birşeyler anlatıyorsunuz ,karşınızda ki kişi ''mukadderat,yapcak birşey yok '' diyip duruyor. .Çok sinir bozucu dime? Sinirlendim bak şimdi kendime !
demişim bir kere artık ''yapcak bişey yok'' :))
Annem gelirken ekmek al evde hiç ekmek yok diyor ''yapcak birşey yok'' diyorum :)) Bir bayan arkadaş ''Çok kilo aldım bu sıralar, nasıl zayıflayabilirim'' diye sordu bana. İstemdışı yapcak bişey yok dedim! Çok bozuldu :))) İşte bunun gibi bir çok zamansız yerlerde istemdışı kulanınca bu sözleri çok fena oluyor yaaee.
Cepte beş kuruş para yok ,yaş geldi geçiyor artık birşeyler yapmalı artık diyorum. Sonra işin içinden çıkamayınca yine aynı sözlere sığınıyorum.
''Mukadderat, yapcak bişey yok''
Uzun süreli seni götürmüyor bu laflar , bir yerden sonra ister istemez birşey yapasın geliyor.
Bir olumsuzluk bildiren bir cümle bu kadar mı pozitif hissetirebilir insanı. Şşaşştımm kaldım kendime haa. Yerinde zamanında kullanırsam daha güzel olcak bu kelamları, yoksa bir gün başıma ciddi bir şey gelcek.
Elinin kolunun bağlı olduğu durumlar olabilir, çaresiz kalırsın ama yine ufak bir kırıntı da olsa her zaman yapcak birşey vardır.Benim gibi kestirip artırmayın lütfen.
Daha çok şey yazacaktım. Bu absürt durumumla alakalı ama klavyeye temas eden yerlerime ivme geldi. Mukadderat diyelim , yapcak birşey yok! Yoksa yoktur diycek söze de artık gerekte yok ...
Leia ...
24 Aralık 2009 Perşembe

NE İŞ OLSA YAPARIM ABİ !


*SELAMIN ALEYKÜM ABİ.
Ben iş arıyordum da, şey iş bakıyordum da ...
-ALEYKÜM SELAM da sen kimsin ? baktığın işin burda olduğuna eminmisin? bak buralardaysa al da git o zaman!

*Hııı,yok yanlış anladın abi .İşe ihtiyacım var benim.
-Ne iş yaparsın ki?
*HERTÜRLÜ İŞTEN ANLARIM ABİ!
NE İŞ OLSA YAPARIM ABİ !



-Vallaha mı ne iş olursa yaparmısın?
*Evvel Allah abi ! Elimden bir uçan birde kaçan kurtulur ki ,bazılarını da kaçarken yakalamışlığım vardır icabında.
- Daha önce bir yerlerde çalıştın mı yani bir iş tecrüben var mı?
*Yok abi,tecrübemi hayatla sabit kılmışım ben.

-Nasıl yani...
*Kendimden tecrübeliyim ben abi!

-Merak ettim neler yapabilirsin?
*O kadar çok şey yapabilirim ki.Yapabileceklerimden bazen ben bile korkuyorum abi !

-Nasıl yani? ... Neler yapabileceklerini söyle ki sana yardımcı olayım.
*Yapacaklarımı anlatsam akşam olur,yapamayacaklarımı söylesem ?
-Napim ben senin yapamayacağın şeyleri bana icraat önemli!
*He onu da yapabiliyorum abi!
-Neyi?
*Demin dedin ya icraat. Onu da geçen gün öğrendiydim.
-Fessüphanallah!
*Noldu abi canın bişeye mi sıkkın, anlarım o işlerden de yardımcı olayım?
-Yok istemez!

*Neyse işe çok mu ihtiyacın var?
-Çookkk agabey! Ağzım kokuyor açlıktan diycem ama sen çoktan almışsın kokusunu!
İşsizim, evime ekmek götüremiyorum,çok mutsuzum!
*Hımm anladım. Madem herşeyi yapabiliyorsun bak aklıma geldi şimdi.
Mutluluğun resmini çizebilir misin?
-Boyacılıkta yaptım abi anlarım o işlerdende.Sen ne tarz bişey istiyosun söyle 2 güne hemen elinde.
*Hahhaaa, Hiç güleceğim yoktu. Seni işe alırım ama bir şartla!
-Ne iş olsa yaparım abi!
*Daha şartımı duymadın ki?
-Kayıtsız şartsız seninim abi! Etim de kemiğimi de al senin olsun! Yeter ki bana iş ver abi!
Abii ağlıyor musun? Ne dedim ki? bana mı kızdın abi? Özür dilerim kötü bişey dediysem!
*Yok... yok...
Sana kızmadım kardeşim!
Seni bu halle getiren insanlara sinirlendim sadece!



Leia ...
14 Aralık 2009 Pazartesi

Deminde Çay İçtiydik ya!



Ne bir nedeni ne de bir sonucu var bu yazının!
Öylesine yazdım işte ...

Demin içtiğimiz çay deminde değildi fark ettin mi sen de? Yok biz yine gidelim kendi mekanımıza ancak orası paklar bizi baksana ...
Çek ordan demli bi çay Rıza abi! Şenlendir masamızı.Kap ordan sıcak simitleri kardeşim en tazesinden, Yanlarına kalper peynir almayı sakın unutma! Gidelim oturalım,çınar ağacının altındaki masamıza.Bugün geç kaldık çay ocağına,muhabetin dibine vuramadık daha.
Her gün hergün simitmi yenir diye söylenme yine! Fukaranın kebabına laf söyleme,suşi niyetine indir midene işte. Hem tap taze simidin arasını yarıp içine sürdüğün kalperin tadı gönülleri feth ediyorda, bir senin gönlünün metrakaresine mi sığmadı! Ne tuhaf adamsın ya ! bak yine doydu karnımız elhamdürüllah. Artan parayla bir gazete alalımda uzun soluklu okuyalım.Amma kapanışı seri ilan sayfaları ile yapalımda erkenden bozmayalım morelleri. Seriye bağlayalım kendimizi ama muhabet kıvamında gitsin.Daha epey burdayız başka bir plan sakın yapma. Zaten ne zaman planlı programlı günümüz olduysa :) Laf olsun diye söyledim işte. Bugün karşı masadaki amcalar gelmemiş, çaycı rüstemde ocagı çırağa bırakmış. Hayırdır inşalalah anormal şeyler var bugün burda galiba.
Neyse biz keyfimize bakalım. Yemeği bitiyse masayı toparlayalım da kalabalık yapmasın.Bu arada susamları atma ya, ıslatıp kuşlara vericez hayrımıza.
Hergün hergün aynı çay ocağında yaşlılarla oturmaktan sıkılmıyormusun? diye soranlara vardır cevabım EvelAllah! Hem yaşlıların tecrübesiyle, kendi enerjimi yoğurarak sinerji yapmak ne zamandan belli laf söz oldu! Saçma saçma konuşuyor densizler yine!
Burda bir insanın hayat görüşlerinin temelleri atılıyor hem bunun kim farkında.
Muharem amca bak geliyor karşıdan, şimdi ne havadisler vardır onda.''Muharem Emmi,Muharem Amıca, otur amca bir çayımızı iç'' diye seslendik ama duymadı galiba. Kafası dalgın yine bu sıralar.
Neyse kardeşim sen anlat sonra nolmuştu. hadea ya ! ''yok canım daha neler'' sallıyorsun yine.Ettin bugün yine muhabbetin içine. Ne adamsın ya! Hem daha önce söylemişmiydin hayal gücünün çok geniş olduğunu? Söylemedim mi nasıl atladım bea. Neyse söylemiş oldum bu vesileyle.
Havada yağmur var galiba ufaktan atıştırıyor bak su damlacıkları. Nasıl soğudu birden havalar anlamadım ya.Üşüme başladı birden yine. Havalar sular derken muhabet kalmadı yine hızlı tükkettik bugünde. Neyse Napsak kalksak mı usulca? ...
Leia ...

Paranın Gözü Kör Olsun!



Sizden önce insanlar halbu ki ne kadar mutluydu! Birşey icaad edip dünyayı kurtaracağınızı sandınız dime! Ama yanıldınız ! Malesef düşündüğünüz gibi olmadı. Kurtaramadınız kaybolan değerleri...

'' İlk Çağ Anadolu uygarlıklarından Lidyalılar, MÖ 710 yıllarında ilk kez parayı bulup kullanarak, günümüz uygarlığına önemli bir katkıda bulunmuşlardır.'' diye geçer tarih kitaplarında!
Lidyalılar fikir babasıydı paranın. Sikke'yi ellerinde tek tek binbir zahmetle işlemişler.Sonra çekik gözlü çinliler burnunu sokmuş bu işe sikke'den değil de deriden yapalım daha güzel olur demiş. Yine güzel bulmamışlar ki ; iyonyalılar denemiş şanslarını. Osmanlılar da kıyısından bulaşmış bu işe derken en son batı dünyası son noktayı koymuş ve bugünkü kağıt para son şeklini almış!

Para bulunmadan önce insanlar alışveriş yapamıyormuydu? İhtiyaçlarını karşılayamıyor muydu? Elbette yapıyorlardı ! Hemde en alasından kendince bir sistemleri vardı.Bunun adına ''takas'' yöntemi diyorlardı. Birinin işine yaramayan ürün başkası için çok önemliydi.
Bir miktar Buğday verip karşılığında belli oranda süt alıyorlarmış. 3 tavuğa 1 horoz, koyun yününe karşılık kapkacak temin ediliyormuş. Kısaca elinde ki malın kendince bir değeri vardı ve elindeki ürüne göre ihtiyaç duyduğu başka bir ürünü komşusundan temin ediyorlardı. Herkesin ürettiği ürünlerin miktarı belirli olduğu için arz talep dengesi bugun olmadığı kadar dengede duruyordu!
Buna benzer şekiller de yürüyordu bu işler. İnsanlar o zaman gayet mutluydu! Aza kanaat ediyordu ama en mutlusundan da yaşıyordu hayatını!
Ne zaman ki nefisleri hep daha fazlasını istedi işte o zaman mutsuzluk başladı! Tüm arzlarının talep göreceğini sanarak ilk yanılgılarını yaşamaya başladılar.Kıtlığa düştüler,darlık gördüler ama bir türlü ders almadılar!
İhtiyacından fazla ürün yetiştirdiler,sınırlarını genişlettiler felan feşman derken en sonun da parayı icat edip mertliği bozdular!
İcat ettiği parayla köleler aldılar! Herkesi köle yapacaklarını sandılar! Sanayi devrimi ile üretimi artırdılar,tüketim çılğınlığını körüklediler derken,derken işte bugünlere geldik.
Neyse bu kadar tarihe değinmek yeter! Uzmanı olmadığım alanlarda yanlış bilgi verip bu yazıları okuyan değerli insanları yanlış yönlendirmekten korkarım. ( üç aşağa beş yukarı süreç bu işte)
Gelelim Sözün özüne;
Napolyon para,para,para demiş ölmüş gitmiş. (Kefeninin cebi varmıydı acep?) Para bulunmuş bir kere ben istesem de istemesem de ! Ah ulan lidyalılar ! Yatacak yeriniz yok sizin!
Neyse, ya sonra noldu?
Parayı ''araç'' niteliğinde gören insanlar gitti, parayı ''amaç''olarak gören insanlar geldi. Herkes parayı artık mutluluğun amacı sanıyor! (istisnalara lafım yok) Parasız insan gereksiz insandır diye latifeler yapılıyor. ''Parasız aşk olmaz'' diye aşka değer biçiliyor. ''Paranın satın alamayacağı hiçbir şey yoktur'' denilerek üç kuruşa onurlar satılıyor! Kapitalist sistemin çarklarında ezilen milyonlarca insan nedense hak ettiği parayı bir türlü alamıyor! Satıyoruz kendimizi farkında olmadan! İnsanlık değerimize fiyatlar biçtiriyoruz! Yeri geldiğinde ''mal''yerine konup mallaştırılıyoruz ulu orta.
Bunların kaçımız farkında?? ya da bu kimin umrunda ???
Leia ...
9 Aralık 2009 Çarşamba

HERŞEY ZAMANINDA GÜZELDİR


Gül dalında dikeniyle birlikte henüz solmadan güzeldir. Kopardın mı bir kere ondan ne koku kalır etrafta, ne de canlılığı bizi etkiler koparılmadan önceki haliye.Meyve ve sebzeler zamanında ve dalından koparılıp yenirse tatlıdır. Mevsim dışı zamanlarda, seralarda yetiştirilip hormon katılmadan henüz genleri değiştirilmeden önce yenilmelidir. O zaman yediğinden tat alır insan.
Genç insanın fikirleri gençken olgunlaşır, genç hayallerini en çok gençliğinde gerçekleştirebilir.Risk aldığı dönem en çok bu zamanlardır.Yaş ilerledikçe hayata artık aynı heyecanla bakamaz.
Artık daha temkinlidir olan bitene.
İnsan sağlıklıyken mutludur. Sağlığı yerindeyken huzurludur. Yapacaklarını işte bu zaman dilimlerine sığdırmalıdır. Hastalık zamanları sağlığın değerini anlamak için geç kalınmış zamanlardır. Sıhhatin önemi aslında zamanında bilinmelidir.
Sevdiklerinle geçirebileceğin en güzel anlar, henüz onlar hayattayken değerlidir. Onları kaybettikten sonra onlara artık sevdiğini söyleyemezsin! Dokunamazsın,gözlerini içine bakıp kırılmış kalbini yeniden alamazsın! Geç kalınmış kıymet bilmek, değer vermek artık geç kalınmış beyhude bir çabadır. Sağken sevdiklerine değer vermeyi bilinmelidir insan! Herşey zamanında güzeldir...
İnsan çocukken çoçukluğunu yaşayabilmeli, büyükken sorumluluğunu bilmelidir. Büyükken çoçuklarla aşık atmaması gerektiğini de bilmelidir. Mesela vaktinde yapılan ibadet diğerlerinden daha değerlidir. Gençken yapılan ibadetle yaşlanınca yapmak arasında dağlar kadar fark vardır. Vakti gelmiş namazı kılmakla,kazaya bırakılmış namazı kılmak aynı karı kazandırmaz sevap hanenize.
Fırsat zamanında elde tutulursa değer kazanılır. Kaçtıktan sonra ancak ardından dövünülür!
İlk aşk adı üzerinde ilktir.Bir zamanı vardır o zaman diliminde yaşanıldığında güzeldir. Hafızalarda nedense hep o kalır.Aşkın işte o zamanlarda gözü kördür! O zaman iştahlıdır. O an ''aşk için ölmeli aşk ozaman aşk'' şarkısı işte o zaman değerlidir.Sonrasında yaşanılan aşklar başkalaşmıştır.Maymun da gözünü çoktan açmıştır artık!
Eğitim hayatı eğitim sürecinde güzeldir ve önemlidir. Eğitim sürecinden uzaklaştıktan sonra elinize kitap almakta zorlanırsınız başka bir sınava girmeye cesaret edemezsiniz. Bilgiler tazeyken, canlıyken faydalıdır. Sonrasında ne yaparsanız daha fazla mücadele vermek zorunda kalır, çabalar durursunuz! Okul arkadaşları okuldayken güzeldir(istisnalar hariç) Okuldan sonra ''Nerde eski günler'' diye içgeçirmekten öteye gidip,ayak üstü 5 dakikalık muhabetten başka paylaşacağınız bişey kalmamıştır artık.
Ağaç yaşken eğilir, çoçuklara vereceğin eğitim de en ufak yaştan başlar.Yaş ilerledikçe fazla birşey öğretemezsin artık ona.Öğrenmeye en aç olduğu zamanlar bu dönemlerdir. İşte eğitim,öğretim bu zamanda güzeldir.
Hayatımıza dair önemli kararları, yerinde ve zamanında alırsak güzeldir.Sonrasında mutsuzluklara ve pişmanlıklara neden olabilir! (evlilik,çoçuk,iş,aile vss )
Bir yere gitmemiz gerektiği zamanlarda (düğün,nişan,bebek görmek,hasta ziyareti vss) O an orda olmamız gereklidir. Sonradan bu eylemi yerine getirmek hiçbirşey ifade etmemektedir. Kırılan kalp zamanında alınmalıdır.
Özlenen yolu beklenen zamanında gelmelidir. Çaresiz olduğun an beklenen kişi değerlidir. Sonrasında oda herkes gibidir.
Herneye bilet aldıysan zamanında gitmelisin sonradan gittiğinde gidenin ardına bakar kalırsın.
Mesela öteki dünya (ahiret) için hazırlığımızı şimdiden yapmalıyız 2 dakkika sonraya çıkacağımıza garanti henüz verilmemiştir.
Örneğin bu yazıya zamanında yorum yazılmalıdır! 1 ay sonrasında yazılan yorum aynı lezzeti vermeyebilir :)))

Felan feşmekan örnekler uzatılabilir (Aklınıza gelen varsa ekleyebilirsiniz) aklıma geldikçe yazarım devamını inşallah. Hazırlık yapmadan yazdığımdan dolayı ancak bu kadar malzeme çıkıyor, kusura bakmayın :))
Son olarak özcümle; HERŞEY ZAMANINDA GÜZELDİR.
Sevdiklerinizi henüz yanınızdayken değer verin, kaybettikten sonra değil!!!
SEvgilerimle...

Alıntı bir hikaye ile yazıma son veriyorum..

AKREP İLE AHTAPOT'un AŞKI

Çok uzak bir adada yaşayan güzeller güzeli ahtapot ve çok yakışıklı bir akrep birbirlerine aşık olmuşlar.
Fakat ikisi de birbirinden korkuyormuş.
Ahtapot akrep den onu zehirli iğnesiyle sokar diye, akrep ise ahtapotun uzun kolları onu boğar diye…
Fakat daha fazla dayanamayarak ikisi de birbirlerine kollarını uzatmışlar.
Ahtapot "en kötü ihtimalle bir kolumu veririm, nasıl olsa yerine yenisi gelir" diye düşünmüş. Akrep ise "Onun için kendimi feda edebilirim" demiş.
Birbirlerini çok seviyorlarmış. O kadar mutlularmış ki bütün hayvanlar çok kıskanıyormuş onları...
Zamanla akrep den sıkılmaya başlamış ahtapot, aklında açık denizler varmış hep.
Oralara gidip başka hayvanlarla tanışmanın hayalini kuruyormuş. Güzelliğini bu şekilde geçirmemek için Okyanuslara doğru yüzmeye başlamış.
Terk edilen akrep günlerce sahilde onun dönmesini beklemiş.
Ardından çok ağlamış fakat göz pınarları olmadığı için, hep içine akmış gözyaşları. Okyanusların en güzel sularında süzülen ahtapot yeni yerler gördükçe işte gerçek mutluluk diye düşünüyormuş içinden.
Akrebi çoktan unutmuş.
Derken birden bir balıkçı ağına dolanmış olarak bulmuş kendisini. Kurtulmaya çalıştıkça daha çok dolanıyormuş.
Onu gemiye çekmişler. Balıkçılar ahtapotun kollarını kesip geri denize atmışlar. Kesilen kollarıysa içki masalarında meze olarak kullanılmak üzere bir restorana satılacakmış.
Canı çok yanan ve ne yapacağını bilemeyen ahtapot eski aşkı akrebe dönmeye karar vermiş fakat kolları olmadığı için yüzemiyormuş artık.
Terk edilen akrepse onsuz olmaktansa ölmeyi tercih etmiş ve zehirli iğnesiyle kendisini sokmuş. Diğer hayvanlardan yardım isteyen ahtapot akrebe ulaşmak üzereymiş
Akrebin yanına vardığında ise akrebi ölmek üzereyken yakalamış.
Akrep son nefesini verirken "evet işte ben bu güzellik için kendimi feda ettim" demiş içinden. Gerçek aşkının akrep olduğu anlamış ahtapot.
Ama artık ne ahtapotun onu saracak kolları kalmış,
ne de akrebin onu tekrar sevebilecek kalbi...
Leia ...
4 Aralık 2009 Cuma

Şizofren Dana


Ot yiyerek zayıflansaydı inekler tığ gibi olurdu :))

Diye bir duvar yazısı ile satırlarıma başlamak istedim.
Deli dana ile başlayan salgın hastalıklar serisi , kuş gribiyle devam ederek bizleri epey bir şaşırtmıştı o zamanlar. İnekler neden delirmişti ? Bir bilene sorulmalıydı ama bilen de yoktu ! Peki şu an ruh sağlıkları düzeldimi o şizofren danaların??
Hatırladığım bir şey var ki o zaman et fiyatları almış başını gitmişti. Sonradan kendi yemimize,meramıza güvenmez olduk ithal etler aldık elin gavurundan !
Akabinde kuş gribi diye birşey çıkardılar, kuşlar gezdiği ülkelere virüs taşıyormuş, Çok gezen pabuç bok getirir derler anadoluda :) demek ki ondan kapmış virüsü. Neyse bu olaydan sonra bir çok kanatlı hayvan telef edildi. Hiç pahasına !
Kanatlı hayvan sektörü yerle bir oldu. Yine fiyatlar aldı başını gitti olan yine mahsum halka oldu.
Hepsi geldi geçti derken şimdi de domuz gribi çıktı. He bunun öncesinde kene diye bir hayvanat türünden de tehdit yedik onu atlamış olmayalım! Hep kışın bir salgın tehditi beklerken yaza özel bir korkulu rüyamız daha olmuştu oda keneler. Kene yüzünden piknikte rahat oturamaz,sere serpe çimlere uzanamaz olmuştuk, Kenelerim korkusundan paçalarımızı çorabın içine verirken kendimizi bir nebze güvende hissediyorduk bunu yaparken farkında olmadan bir sonraki yılın modasını çoktan yaşamaya başlıyorduk.
Mevsimler değişti malum önümüz kış. Havalarda giderek soğumaya başladı nezle oluyoruz,soğuk alıyoruz ister istemez. Bizim kendimize özgü gribimiz zaten vardı yıllardır uslu uslu sümüğümüz akar bizde hiç erinmeden silerdik. N bir panik yapar nede korku yaşardık. Bilirdik ki ilaçla 4 gün ilaç almadan ayak üstü 1 haftada kırgınlığı üzerimizden atardık.
Flaş flaşş flaşşşş Domuz gribi son gündemimiz,Meksikadan başlayarak diğer ülkeleri telef etti sıra bizede geliyor diye haberler hızla yayılmakta. Ne bir önlemini bilen var? Ne de aylar öncesinden ucuza ihale edilerek alınan aşının içindeki maddeleri tam açıklayacak uzman var. Sağlık Bakanlığı yine bakakaldı, çok hazırlıksız yakalandı. Domuz dinimize göre haram değil miydi? Ne arıyor bizim ülkemizde?
Müslüman mahallesinde salyangoz satmaya niyeti olan birileri mi var acep??
Diğer Hayvanat çeşitlerinden arındırılarak oluşan griblerde bir çok sektör batmışken bu kez domuz gribiyle hangi sektör rant sağlayacak hangi sektörler iflasın eşiğine gelecek merakla bekliyoruz. İlaç sektörünün kazanacağı zaten belli ama başka kimlerin ne planı var bilmek isterim.
Bir diğer merak etiğim şey ise ; Deli dana,Kuş gribi,kene,domuz gribi derken 20010-2011 yılına damgasını vuracak hastalığın adını göğsünü gere gere taşıyabilecek hayvanın adını acayip şekilde merak ediyorum. Hastalıklarla hayvanat bahçesine çevirdiler güzel ülkemizi, Korkudan ağız tadıyla hapşıramaz olduk bea!!
Herkes bir tahminde bulunsun bakalım kim bilecek ??? Kimin tahmin ettiği hayvan hastalığa yenik düşüp, şanslı virüsü diyar diyar gezdirecek? Bu doğru tahmini ile gönülleri fethedecek olan kişi kim olacak.
Bir sonraki hayvanın türü ; koyun mu olur? köpek mi ? yoksa bu kez süpriz yapıp denizden mi çıkar bu hayvan ?? Tüm bunların cevabını Seneye bugün ölmez de yaşarsak hep birlikte görecegiz...
Leia ...
3 Aralık 2009 Perşembe

ZAMANIN KIYMETİNİN BİLİNMEDİĞİ ZAMANLAR



Zaman su gibi akıp geçiyor, geçen her bir saniyede hep ileri atılıyoruz.İnsana biçilen ömür de malum. günümüz şartlarında ortalama 60 lı yaşları görenimiz kendini mutlu sanıyor. Yaradan bilir vademizin son kullanma tarihini ama bize düşen üretim aşamamızdan son kullanım tarihimize kadar aldığımız nefesin hakkını verebildik mi veremedik mi? Zaman hızlı geçiyor,tutamıyoruz da meleti! O halde yapılacak bişeyler olmalı diye kendimce kafa yoruyorum. Yapılacak çok şey var bunların için ömür yeter mi? Nereden başlasam? Bir plan program dahilinde amaçlarımı gerçekleştirmem kolay gözüyor uzaktan ama yakından da sesi hoş geliyor mu bakmak lazım.
Gün dediğin 24 saat, uyuduğun süre ortalama 7 saat, iş ortamında bulunduğun süre 9 saat, yolda geçirdigin zaman 1-2 saat (trafik hariç) diger şeylere de 1 saat dersek. Bak sana kaldı en iyi şartlarda 5 saat. Doya doya, bozdur bozdur harca :))
Bu 5 saatte o kadar çok şey sığdırmalısın ki, Bu daracık zaman diliminde;hem karnın doymalı,hem sevdiklerine vakit ayırabilmelisin, bir yandan dinlenmelisin aynı zamanda da kişisel gelişimin, amaçların,hobbilerin vss.. için zaman ayırabilesin. Gelde işin içinden çık! Tutanacak tek dal kalıyor oda haftasonları.Onu da ne kadar verimli geçirdiğimiz ise ayrı bir konu. Velasıl kelam zaman kısa, yapılacak meşakkat çok, insanız bir kere gözümüz aç! Hep daha fazla şeyleri istediğimizden dolayı bu kısıtlı zaman diliminde kendimize bir yer bulmaya çalışıyoruz. Hea bulabiliyorsak ne mutlu ama olmuyor yetmiyor zaman! Hal böyle olunca ERTELİYORUZ aldığımız her kararı. Yaptığımız plan programa da bağlı kalamıyoruz.Bi soran olduğunda da cevabımız hemen hazır ''Doğaçlama yaşıyorum hayatı'' böyle deriz ama biyerlerimizin zorundan söyleriz bu klişe lafları.Gerçekleştiremediğimiz eylemlere bir kılıf uydurmayı çok severiz miletcek! Bunu da iyi beceririz doğrusu. ''Zamanla kıymetini bilirim geçen zamanın'' diye kendimce cümleler eskitiyordum düşüncemde ama O an anladım ki geçen zamanın kıymetini bilenler hakkı rahmetine çoktan kavuşmuştur. Olsa olsa bize düşen görev an'ı hakkıyla yaşamaktır.
''Zamanın kıymetini bilmeyen, zamanla kıymetsiz olur!'' diye güzel bir söz işittim biryerde çok da etkilendim. Açıkçası ne yaparsak kendimize yapıyoruz. Değerimizi tavan yaptırmakta,ayaklar altına aldırmakta yine bizim elimizde!
Zaman demişken aklıma başka bir konu geldi şimdi. Kullanan kişiye,yere,mekana göre acayip değişkenlik gösteriyor bu zaman kavramı. Kimi zaman 1 saatimizi beklemekle boş boş nasıl geçirsem diye düşünürken, diğer yandan 1 dakkikalık zaman bir anda hayatımızın en önemli anı oluverir.
Sinemaya aldığımız biletin seansı 1 saat sonraysa boş boş bekleriz o zaman hiç geçmek bilmez. İşe veya toplantıya geç kalmışızdır bırakın bir saati 1 dakkika hiç olmadığı kadar önemli olurda o an, onun sayesinde durumu kurtarabiliriz.
Maratona katılmış koşusu için saniyeler önemliyken,Satranç oynayan oyuncu için zaman kavramı 2.plandadır. Hastaya geceler uzun ve ızdıraplı geçerken. Aynı geceyi ve aynı an'ı yaşayan eğlence kulübünde eğlenen insanlar için ise zaman su gibi akıp geçer. Bir kaç saniye erken müdahale ile bile insan yaşamı kurtulurken,Bir anlık zevklerle insan yaşamını sonlandırabilir.
Son dakkika golüyle bir takım şampiyon olurken diğer takım ligden düşebilir ya da lig de kalabilir.
Bunun gibi sayısız örnekler vermek isterdim ama aklıma şimdilik bunlar geliyor.
Zamanın kıymetini bir maraton koşucusu gibi saniyelerle yarışarak ama bir hasta gibi geceyi uzun bilerek yaşamak dileğiyle.
Ertelemeden değerine kıymetler katarak geçireceğimiz en güzel zamanlar bizlerin olsun...

SEvgiler,
SAygılar...
Leia ...

SÖZÜN ÖZÜNE İNDİM ...



SÖYLEYECEK ÇOK SÖZÜM VARDI

SANA VE YAŞAMA DAİR,

SÖYLEYEMEDİM!

LAL OLDU DİLLERİM.

SUSTUM!
ÖYLECE KALDIM!

AMA BEN SUSMAYI HİÇ SEVMEZDİM!
APIŞTIM , ÖYLECE KALA KALDIM,
ÖLE YAZMAK İSTEDİM AMA YAŞAMA AĞIR BASTIM.

SÖYLEMLERİMİ YİNE KENDİME SAKLADIM.
HEM SONRA KONUŞMAYI DENEDİKÇE YAZMAYA MERAK SALDIM.
YAZMAK İSTİYORUM KENDİMCE,
ANLATMAYI BİRDE SESSİZCE,

KELİMELER İÇİMDEN SÜZÜLEREK,
SUKÜNETİ HAYALİME DOĞRU YOLCULUĞA ÇIKARKEN,
YİNE SUSAYAZDIM,
MÜHÜRLENDİ DUDAKLARIM!
ANLATAMADIKLARIMA YANDIM.

VE SONRA
SÖYLEMLERİMİ HİÇ DÖNMEMEK ÜZERE !
SÖZÜMÜN ÖZÜ'NE GİZLEDİM,
VE
ANCAK GİZLENDİĞİ YERDE ÖZÜNE İNEBİLDİM...


Leia ...

KEŞKELERİ ÇIKARDIM HAYATIMDAN !


Düşündükçe insanı çileden çıkaran ,yoğunlaştıkça bunalıma sokan çok nalet bir şeydir bu keşkeler!
Ağzınızı bir alıştırdınız mı gerisi gelir. Keşke öyle olmasaydı,keşke şöyle olsaydı,Keşke , keşke ...
diyerek hep bir sonrası yine aynı sözle gelir.Geçmiş geçmişmidir artık!Bu saaten sonra fazla söze hacet var mıdır? O halde keşkelere de yer olmamalı hayatımızda!
Kendi kendimize çok konuşmuşuzdur.''Keşke bir kaç yıl öncesine dönebilsem,keşke böyle olmasaydı '' diye bir dünya laf yuvarlarız ağzımızda.Bu yazıyı yazdıktan sonrada keşke böyle yazmasaydım diye sözler söylemeyerek işe başlıyorum.Nolur ısrar etmeyin demiyeceğim!
Neyse ''O''
Keşkelerimi hayatımdan çıkarmak için çok yoğun bir mücadele içinde olduğum ve kararlı bir dönemde bulunduğum için bu konuyu yazıya aktarmak istedim. ''İyi ki yazıyorum''
Herkese göre eski olabilir ama bana göre yeni bir felsefe edindim. Felsefemin kod adı : '' İyi ki''
Yılların ağız alışkanlığı keşkeler aklıma geldikçe sineksavar gibi '' İyikiler'im devreye girecek bundan sonra, otomatik olarak imha edecek onları :)
Bayram öncesi sıkı bir pazarlığa tutuştum.Pazarlık deyince aklınıza kurbanlık felan gelmesin :)
Sadece üzerime yük olan kamburumu yani ''keşkelerimi'' satılığa çıkardım bit pazarında.
Yep yeni ''iyikiler'' aldım kendime semt pazarından.Meğer o kadar yakınmış kendime. Artık erinmek yok,kararlı ol! diye nasihatlarla başladım yeni güne. Ve bayramlık niyetine Afilli bir huzur aldım içerime.
Keşkelerimi satılığa çıkardım dediysem de öyle yüksek rakamlara satmadım. Herhangi maddi kazançta sağlayamadım.Satamazdım da zaten! Alıcı bulmak için üzerine para verdim de öyle satabildim.Bu alışveriş sayesinde manevi kar beklentimi karşıladım o da kısa günün en güzel karıydı zaten. Yılların yükünü bir anda atmak insanı tüy gibi hafif hisettiriyormuş meğerse.
Kim alır benim eskimiş, daraltılmış keşkeleri diye düşünürken meğerse kendini karamsarlıga gömmek isteyen,geçmişte yaşamaya alışmış eski ben gibi,çok sayıda insan varmış piyasada, pazarda!
''İyikilerim''i iyi ki almışım çok güzel yakıştı bana. Siz de size ağır gelen kamburlarınız varsa atıverin artık üzerinizden. Çekilişsiz kurasız yep yeni ''iyikiler'' inizi vakit kaybetmeden edinin.
Keşke diyerek iç geçirmektense her daim iyi ki diyebilen mutlu insanlardan olmak dileğiyle.

SEvgiler...
Leia ...
23 Kasım 2009 Pazartesi

''iyiyim''



Nbr? Nasılsın? Nasıl gidiyor hayat? Keyifler nasıl? bu gibi sorulara düşünmeden ''iyiyim'' demek bir alışkanlık mı? yoksa refleks olarak verilmiş anlık cevaplarmı. ? İnsan kendini daha iyi hissetmek amacıyla ''iyiyim'' der mi kardeşim. Böyle söyleyince gerçekten iyi mi olunur?. Bu sıralar hal hatır soranlara anlık olarak ''iyiyim'' diyorum. Aslında içimde fırtınalar kopuyor bir bilseler.
Hepimiz özünde iyiyiz, güzel insanlarız o başka! ama ruh hali olarak degişken yapıdayız,hassasız,duygusalız, kimi zaman ise kırılgan. Bugün iyi yarın kötü olabiliriz. Herşey insanlar için ama keyfin iyi değilse ''tadım yok, kendimi iyi hissetmiyorum'' da diyebilmeli insan. Belki bir arkadaşının, dostunun sana yardımı olur öyle degil mi?
Biz toplum olarak;kötü yanımızı hep gizler, hep bir iyi görünme çabası taşırız.
Aç olsak ''tokuz'' Hasta olsak ''iyiyiz'' der. geçeriz. Mağrur gururumuzu hep yanımızda taşırız.

Ruh halimiz çok kötüdür bazen. Ne bir kimseyle konuşacak takatimiz vardır nede uzun uzun anlatacak kelimelere ihtiyacımız olur o an. Ya da kendimizi çok kötü hisediyoruz biriyle paylaşsak biraz rahatlatacaktır bizi. O beklenilen kişi ayağımıza gelmiş ve bize ''Nbr ? Nasılsın? '' diye sorular yöneltmesiyle ağzımızdan ilk çıkan söz ''iyiyim'' dir.Aslında çok iyi biliyoruz ki o an iyi değiliz!
Bunu duyan kişi iyi olduğuna sevindim, hep böyle iyi ol diye cevabı yapıştırır ardından yalancı gülümsemenize inanarak da gülmek sana yakışıyor diye birkaç afilli laf daha söyler ve geçip gider. İçini acıtan şeyleri anlatıp rahatlayamadın.Zaten sana ağır geliyordu yine içinde kaldı.
Hadi geçmiş olsun!
Nasılsın şimdi? yine iyimisin ?
Leia ...

kararsız kamber




Kafam karışık,hemde çok! Ne iş yapsam? Başım alıp Nerelere gitsem? Özel sektöre, kapitalist zihniyete istemeden uşaklık etmeye devam mı etsem? Kpss'ye adam gibi hazırlanıp, az aşım kaygısız başım rolüne mi bürünsem? Sevdiğim işi yapmalıyım diye daha aylarca iş mi arasam? Sırf para için sevmediğim işleri yapıp mutsuzları mı oynasam? Yabanci dilimi geliştirip bundan sonra bana engel olmamasını mı sağlasam? Ya da bunların hepsini bir kenara atıp, vur patlasın çal oynasın diye mekan mekan gezip kendimi mi avutsam? Bunlar kafamı kurcalayan sorulardan sadece birkaç tanesi. Bunların yavruları birde fikir babaları var.Geniş aile yapısına sahip çıkıyorlar. Diğerleri ise ortaya çıkmak için benden karar bekliyor! Karman çorman seyir halinde geziniyor düşüncelerim.Bir ben var sanki benim içimde ama benim gibi değil o ben , içimde ki ben, benden çok farklı düşünüyor. İçime bişey sormaya korkuyorum hep bir muhalefet halinde. Melekle şeytanın, iyiyle kötünün, güzelle çirkinin girdabında git geller yaşanıyor içerimde taa şuramda.
Gidiyorum o düşüncelerin peşinden ama tekrar kendime dönmem hayli zaman alıyor. Neden kaynaklanıyor bu sorular? Neden bu ruh haline bürünüyorum? Neden hep soruları soran taraf ben oluyorum? Sonra yine sorular soruyorum kendime,cevap bulamadıklarımı zihnimde pasife çekiyorum.
Sonra içimdeki melekle şeytan iyiyle kötü tekrar bir oraya bir buraya çekiştiriyor beni. Kararsızlık ne kötü bir hastalıkmış! Aman yarabbim. Nerden yakalandım bu illete bırakmıyor yakamı, Bulaşıcımı,bulaştırır mı? yoksa ayak üstü geçer mi? En büyük kararsızlığım henüz karar almamış olmamdır.Alamadığım kararlardan neden hep mesul tutuluyorum ki! Bi kararım olsaydı sonuçlarına katlanmazmıydım? İthal ediyorum cepten yiyorum ama bir türlü güncelleyemiyorum düşüncelerimi.
Kararsızlık sen ne karamsar bişeymişsin ya! Bırak artık yakamı!!! Hayatımda artık sana yer yok! terki diyar ol benliğimden. Bu kadar yüzsüz olmana da inan hiç gerek yok!
umarım ki çok geç olmadan bir karar verdiğimde , kafamdaki sorularımı işaretleriyle, geri dönmemek ve hiç birşeye dönüştürmemek üzere çöpe atıyor olacağım...
Leia ...

kadın yazar ne yazar



Blog sitelerinde egemenlik kayıtsız şartsız bayanlara mı ait? Bayanlar yazmayı erkeklerden daha mı çok seviyor? Yoksa duygularını ifade edecek birilerini bulamadıkları zaman mı kağıt kaleme sarılıyorlar? Bayanlar erkeklerden daha mı güzel yazıyor? bayanların yazma alışkanlığının sırrı küçükken tuttuğu günlüklerde mi saklı ? Erkekler duygularını ifade etmeye çalışırken bayanlar kadar neden başarılı olamıyorlar ??? Bayanlar daha mı inanırıcı oluyor? Sosyalleşmenin sırrı kelimelerde mi gizli ? Blog sitelerinde ki kadın yazar sayısı ve yazın oranı erkek yazarları ikiye mi katladı? Kadının fendi erkeği gerçekten yendi mi ???
Bunun gibi bir çok soruyu aklıma düşüren yer çekimi değil,sadece linkini peş peşe tıkladığım hanım eli değmiş yazılardır. Bu sorularıma daha hızlı cevap bulabilmem adına,hayır sever insanların yorumlarını 4 gözle bekliyorum.
Öyle ilginç bloglar var ki bayanlara ait : yemek tarifinden,iş dünyasına, edebiyattan sokaktaki kediye kadar :)) Maşallah her yerdesiniz. Gündelik hayat yetmedi burda da erkeklerle aşık atıyorsunuz :)) Aslında çok da iyi yapıyorsunuz. Türk Edebiyatın'da erkek yazar üstünlüğünün zirveye ulaştığı bir dönemde Halide Edip'lerle birlikte yazmaya,düşüncelerini açık yüreklilikle paylaşmaya başlayan bu kadın yazarlarımızın açtığı yoldan bilerek ya da bilmeyerek giden sayıları giderek artan bayan yazarlarımıza ne mutlu! Edebiyat ,yazın derken gündelik yaşantılarımızın en kolay kaleme alındığı çok güzel blogların altında hep sizlerden birilerinin imzası var. Elleriniz dert görmesin. Benimde itinayla takip ettiğim çok sayıda bayan yazarlar var. Üzeri dantelle itinayla örtünmüş postları , köşeleri makyajlı linklere sahip sayfaları evire çevire okuyorum. Fırsat buldukça da yorum yapmaya çalışıyorum.
Bu bloglarda da dedikodu dönüyor mu? 5 çayı adı altında, fincan kapatılıp fal bakılıyor mu? Alışveriş yerleri öneriliyor mu? Günler kaç günde bir düzenleniyor ? Bak bunları gözlemlemek hiç aklıma gelmedi! Neyse bir daha ki sefere bu ayrıntılara da dikkat ederim :))
Hea bu arada! Aman yanlış anlaşılmasın. Kıskandığım felan yok bayanları, ben sadece gözlemlerimi paylaşmak istedim. Zaten tırsarım kadınlardan :)) bir yazı yüzünden yüz göz olamak istemem doğrusu!
Tüm bayan yazarlarımıza yazın hayatında başarılar dileyerek olayı şimdilik bu şekilde noktalıyorum.

SEvgiler,
SAygılar...
Leia ...